
Seçim yaklaştıkça memleketin havası değişir.
Normal zamanda selam vermeyenler dost olur, dün birbirine çay ısmarlamayanlar aynı masada fotoğraf verir, bazıları da rakibini devirmek için öyle hikâyeler yazar ki, insan ister istemez “Keşke senaryoyu yayınlamadan önce bir hukukçuya, olmadı bir muhtara okutsaydınız” der.
Bu kez hedefte Gökhan Maraş vardı.
Suçlama büyük: “Nazilli 2. OSB’yi engelledi.”
İyi de insan bir iftira atmadan önce, karşı tarafın o işte yetkisi var mı diye bakmaz mı?
Meğer Maraş’ın ne masada sandalyesi varmış, ne kalemde imzası, ne de süreçte söz hakkı…
Bizimkiler ise olmayan kapıyı kilitleyip, sonra da “İçeri niye girmedi?” diye bağırmış.
Eski bir söz vardır: “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”
Bu devirde o kadar bile yanmıyor. İnternet hızında sönüyor.
Aslında burada üzücü olan Gökhan Maraş‘ın yıpranmaması değil. Üzücü olan, onu yıpratmak isteyenlerin bu kadar hazırlıksız yakalanması. Çünkü algı da emek ister, kurgu ister, biraz da zekâ ister.
Kuru gürültüyle değirmen dönmez.
Neticede dağ fare doğurmadı.
Bu kez fare de doğuramadı.
Ortada sadece aceleyle kurulmuş bir siyasi dekor, yanlış yazılmış bir senaryo ve daha ilk perdede düşen bir perde kaldı.